Alabora
Yanık yağ kokusunun burnumu sızlattığı mutfaktan dışarı çıkıp kapının eşiğinde durmuş, iskelenin üzerine rastgele yerleştirdiğimiz beyaz ahşap masaların çevresindeki yüzleri inceliyordum. Kimi bir kutlama için gelir buraya, kimi misafirlerine felekten bir akşam geçirtmek için, kimiyse gün batımıyla çehresi değişip yanaklarına allık sürmüş genç bir kızı andıran Körfez manzarasını izlemeye. Gediklileri vardır bir de buranın. Gözüm onlardan birini arıyordu işte. Kendilerine selam verilmediği vakit ellerini ayaklarını çekiverirler mekândan. Yanlarında birileri varsa bilhassa özen göstermek gerekir. Onurlandırılmak ister müşterinin gediklisi. Zamanla alışıyor gerçi insan. Garson, dediğin biraz da performans sanatçısı ne de olsa. Yüzüne bir sırıtış konduruyor ilkin. Çene kasları yoruluncaya dek yüzünde asılı kalıyor o ifade. Sonra birkaç kelam ediyor. Hoş geldiniz beyefendi, diyor. Masaya uğrayıp hanımefendiye değil de hanımefendiyi beraberinde getiren beyefendiye yönelerek, hanımefendinin başka bir arzusu var mıdır, diye soruyor. İkramlarda bulunup bir güzel şerbetliyor müşteriyi. Gecenin sonunda ağır adımlarla kasaya yaklaşan müşteriye elindeki adisyonun üzerine bir şeyler yazıyormuş gibi görünerek şov yapıyor. Hâlihazırda şişirilmiş hesaba müşterinin gözleri önünde kallavi bir indirim uyguladıktan sonra yaktığı sigarasından derin bir nefes çekerek kaptığı bahşişin keyfini çıkarıyor.
Neyse ki ben, müşteriye bu ritüelin yalnızca ilk aşamasını sunmaktan sorumluyum. Selam verir, hoş geldin beş gittin, der; köşeme çekilirim. Gerisi, rahmetli dedemden annemle babama kalan bu mekânın yıllanmış garsonlarının işi. Bazı insanları yaptıkları işin doğal ortamı dışında tahayyül etmek güç. Altmışlık Hamit Abi, mesela. On beş sene boyunca buraya emek vermiş, dedeciğimin göz bebeği babacan Hamit, garson olmak için doğmuş sanki. Benim yaptığımsa olsa olsa zaman öldürmek. Yılın gemiye çıkmadığım altı ayında bir işe yarayayım diye takılmaya başlamıştım buraya.
Kapının eşiğinde sigaramı tüttürüp zihnimin koridorlarında kör bir gezintiye çıktığım sırada annemin sesini duyuyorum. Sözcüklerin son harflerini yutmasının yorgunluğunu ele verdiği annem, mutfakta biriken yassı meze tabaklarının çalışma alanında yer bırakmadığından yakınıyor. Kaşlarını çatan Hamit Abi, gözleriyle garson çocukları paylıyor. Çocuklardan biri, Hamit Abi’nin gözlerindeki yalancı öfkenin kurbanı olmamak için çabucak davranıyor. Bedeni, olimpiyatlardaki atletlerin bedenlerini andırıyor. Hedefe odaklanmış, gergin ama bir o kadar kıvrak bir beden. “Noldu Sercan, tırstın galiba Hamit Abi’den,” diyorum. “Hem de nasıl,” diyerek cevap veriyor elindeki tepsiye dizili türlü Ege mezesini müşterilere sunmak üzere mutfaktan çıkarken. Az sonra gerçekleştireceği performans için yüzüne yerleştirdiği alaycı tebessüm, üç sene önceki ikinci ve son gemimde yanında çalıştığım çarkçım Bilal’i hatırlatıyor. Bilal ise alabora olduğum o hiddetli akşamüzerini. Mekâna yakın geçen kuru yük gemisinin devindirdiği dalgaların iskelenin ayaklarına çarpmasıyla o güne gidiyorum.
Bilal’den öğrenecektim yüzer hapishanede tutunabilmeyi. Alaycı bir kişiliği vardı Bilal’in. Süvari Bey’in insan onurunu ayaklar altına alan sulu şakalarına da dul kalmış çarkçıbaşının kılı kırk yaran işkolik mizacına da zırh gibi gerindiği alaycılığıyla karşılık verirdi. Karşısındakileri dumura uğratan yaratıcı bir alaycılıktı onunki. Mürettebat keyiflenirdi Bilal yemek salonuna indiğinde. Yaptığı incelikli esprilerle lombozları paslı yemek salonunun kasvetli havasını dağıtmayı başarırdı. O salona gelmeden salondaki yerimi alır, ayrılmak için çayını içip sigarasını tüttürmesini beklerdim. Daha ilk çıkışımda bana göre olmadığını anladığım gemide çıpamı atabildiğim tek insandı Bilal. Denizde geçen on senesini rahatlığına bağlıyor, onun gibi biri olabilirsem denizlere tutunabileceğimi varsayıyordum.
Geminin bağırsaklarını andıran makine dairesinde vardiya tuttuğum bir akşamüzeriydi. Efendi kaptan geldi yanıma. “Buyurun Efendi Kaptan, çarkçıbaşına mı baktınız,” dedim. “İçki mi içiyorsun lan sen burada, pezevenk,” dedi. Tam “olur mu öyle şey Efendi Kaptan,” diyecekken yanağımla buluşan beş parmağının sesi çınladı kulaklarımda. “Beş dakikaya yemek salonunda ol, vardiya sırasında içki içmeyi göstereceğim ben sana, disiplinsiz it,” deyip arkasına bakmadan hırsla merdivenlerden yukarı çıktı. Sertçe kapanan kapının sesi irkilerek kendime gelmemi sağladı. Karşımda bir ayna olsa yüzümün az sonra kendiliğinden patlayıp taneleri etrafa saçılacak bir nar kadar kızardığını görebilirdim. Karşıdan karşıya geçerken araba çarpan bir kedi gibi sıktı soluk alıp verişim. Başım zonkluyordu. Kapının açıldığını duydum. Bir süredir Süvari Bey’le atışan Efendi Kaptan’ın az önce benden çıkarmaya yeltendiği öfkesini yeterince kusamadığını, “neredesin lan sen it,” diyerek beni eşek sudan gelinceye dek pataklayacağını düşündüm.
Neyse ki çarkçım Bilal’di gelen. Kendimi küçük düşmüş hissediyordum. Okulda gemilerin mekanik aksamlarının işleyişinden söz eden hocalar olmuştu olmasına ama şiddete eğilimli mürettebat karşısında nasıl davranılması gerektiği işlenmemişti derslerde. “Moralin bozuk gibi, hayırdır,” dedi Çarkçı. Dudağımın kenarını ısırıp yuvalarından fırlayacaklarını hissettiğim gözlerimi yerdeki ters dönmüş hamam böceğine sabitlemiş, gövdemi bir ileri bir geri hareket ettiriyordum. “Yok, bir şey Çarkçım,” dedim konuyu uzatmasını istemediğimi belirten bir ses tonuyla. “Boşuna mı ağarttık oğlum biz bu sakalları, yakışıyor gerçi bana, öyle değil mi lan,” dedi alaycılıkla. Kendimi tutamayıp bir yandan gülmeye, bir yandan ağlamaya başladım. “Sil bakayım gözyaşlarını, gülmek yaraşır çarkçılara,” dedi. Eliyle saçlarımı karıştırıp yanağımı sıktı. “Çarkçım ben artık dayanamıyorum, istifa edeceğim”, dedim. “İstifa edeceğine kamarana çıkıp istirahat et. Akşam kamarama gel, dertleşelim. Sakın eli boş geleyim deme,” dedi. Makine dairesinden ayrılıp yemek salonunu es geçerek kamaramın yolunu tuttum. Ilık bir duşun iyi geleceğini düşündüm. Yine akmıyordu su. “Sikerim yapacağınız işi, çekilecek çile değil,” diyerek çarşafsız yatağa uzandım. Tavanı seyrederken sertleştiğimi fark ettim. Gözlerimi tulumumun üzerindeki kabartıya dikerek “bir sen eksiktin,” dedim. Öfkemi dindirip rahatladıktan sonra uykunun şefkatli kollarına teslim olmam gerekiyordu.
Güvertede koşan gemicilerin gümbürtülü ayak seslerine karışan telsiz cızırtısının beynimin içinde yankılanmasıyla gözlerimi açtım. Akşam olmuştu. Makine dairesinde yaşananların bir rüya olmadığını anlayacak kadar bir süre geçtikten sonra yataktan doğrulup yurt dışından aldığım sigara paketlerinin bulunduğu çekmeceyi açtım. Bir kâğıt bir de kalem alıp istifa dilekçemi yazmak üzere masanın başına geçtim. Öfkem dinmişti. Dört ayı devirdiğim kamarama şöyle göz ucuyla bir baktıktan sonra buranın iyiden iyiye bir tabutu andırmaya başladığını düşünerek dilekçeyi yazdım. İçimin rahatlamasını sağlayan istifayı, köprü üstüne çıkıp Süvari Bey’in masasına bıraktıktan sonra kamaraya döndüm. Mini buzdolabını açıp Küba’dan satın aldığım viskiyi çıkardım. Çekmeceden de iki paket sigara kaptıktan sonra Bilal’in kamarasının yolunu tuttum.
Kamaranın kapısı aralıktı. Yeni yetmeliğimde sık dinlediğim bir parçanın nostaljik tınıları eşlik ediyordu Bilal’in devinimlerine. Bir süre hareket hâlindeki Bilal’i gözlemlemekle yetindim. Dans ediyor sandım başta. Bir elinde ellilik kutu birası, diğer elindeyse toz bezi vardı. Tok sesiyle şarkının bildiği kısımlarını mırıldanırken mobilyaların üstündeki tozları alıyordu. Az önce sıkıldığı anlaşılan çiçeksi bir koku odadan dışarı taşıyordu. “Müsait misiniz, Çarkçım,” diye seslendim. “Oo stajyerim gelmiş, buyur,” dedi. “Meşgulsünüz galiba, rahatsız etmeyeyim, sonra gelirim,” diyerek karşılık verdim. “Olur mu öyle şey oğlum, felekten bir akşam çalarız diye kamarayı gıcırdattım, çöpe mi gitsin bunca emek,” dedi. Gülümseyip içeri girdim. Buzdolabını işaret ederek elimdeki içkiyi boş raflardan birine yerleştirmemi söyledi. Buzdolabının bitişiğindeki gardırobun önünde nizami duran iki çift spor, bir çift iş ayakkabısına çarptı gözlerim. Kamara, bir denizciden beklenmeyecek kadar temizdi. Eve duyduğum hasret kurşuni karanlıktaki açık denizde ilerlerken deniz fenerinin ışığıyla aydınlanan bir gemi gibi açığa çıktı. Köprü üstüne bıraktığım istifamı düşünüp keyiflendim. “Aç bir bira, sen takıl, beş dakikaya geliyorum,” dedi banyoya girmeden hemen önce. Romanya seferinden dönerken Türkiye’dekinin yarı fiyatına bulunca dayanamayıp üç kasa satın aldığını söylediği kutu biralardan birini açıp susamışçasına içmeye başladım. Hayranlık duyduğum Bilal’in on metrekarelik kamarasında kurduğu dünyanın tekinsiz ara sokaklarında kısacık bir gezintiye çıktım. Kamarasında inşa ettiği gerçeklikte olabilir miydi onu mesleğin gelgitlerine dayanıklı kılan keramet? Komodinin üzerine koyduğu bir vazo, kıyafetlerinin arasına yerleştirdiği bir koku kesesi, yastığının altında sakladığı bir fotoğraf. Bilal’in direncini bir nesneyle ilişkilendirmek istiyordu zavallı zihnim. O banyodan çıkıncaya dek keşfedebileceğim bir ipucu arıyordum. Kanımız ısınıp aramızdaki hiyerarşi silinmeye yüz tutunca onunkine benzer alaycı bir tavır takınıp sırrını bildiğimi söyleyecektim ona. Şaşıracak, beni hafife aldığını itiraf edecekti. İstifama yönelik fikrimi değiştirmemi sağlayacak bir keşfin peşindeydim. Sanırım.
Banyodan çıkıp gardırobuna yöneldi. Dağınık saçlarından sırtına, sırtındansa ayaklarının ucuna damlayan sular yeri ıslattı. Çekmecesinden aldığı beyaz iç çamaşırını giymeden önce keyfimin nasıl olduğunu sordu. “Böyle giderse siz gelmeden kafam güzel olacak, Çarkçım,” dedim. “Daha iyi, anca yetişirsin bana,” diyerek karşılık verdi. İçerisinde halterle ismini bilmediğim bir iki aletin bulunduğu kamaralardan birinde vakit geçiriyordu akşam vardiyalarından sonra. “Çarkçım, müsaadeniz varsa bir şey soracağım,” dedim. “Sor bakalım,” dedi, beline sardığı peştamalın gevşek atılmış düğümünü çözerken. “Bunca içkiye rağmen nasıl böyle fit kalabiliyorsunuz,” diye sordum. “Kıçımızdan ter akıncaya dek çalışıyoruz oğlum, sana da tavsiye ederim,” dedi neredeyse kahkaha atarak. Bedenini beğendiğimi ima etmem hoşuna gitmiş olacak ki peştamalını gardırobun açık kanadının üstüne atıp iç çamaşırıyla kaldı. Liman işçilerinin önünde nasıl olduğunu anlamaksızın çırılçıplak uyanmışım gibi utandım. Nereye bakacağımı şaşırdım. Gözlerimi ondan kaçırmayı düşünmeme karşın bunun durumu daha tuhaf bir hâle getireceğinden çekinerek ona bakmayı sürdürdüm. Rahatlığı utanıp sıkılmama sebep oluyordu. Dolaba uzanıp bir bira çıkardı. İsteyip istemediğimi sordu. “Olur,” dedim. Sehpanın üstündeki tablasından iki dal sigara aldı. Birini bana verdi, diğerini dudaklarının kıyısına sıkıştırıp tek gözünü kıstı. Önce kendi sigarasını, ardından benimkini yaktı. İçime çektiğim nefesle öksürmem bir oldu. O zamanlar sigara içmememe rağmen Bilal’i niçin reddedemediğimi hâla ara ara sorgularım. Karşımdaki tekli deri koltuğa oturup ince uzun parmaklarının arasında tuttuğu sigarasından bir nefes çektikten sonra dirseğini dizinin üstüne yerleştirdi. Bacakları gözüme git gide çekici görünmeye başlayan yapılı bedeninin rahatlığını vurgulayacak kadar ayrıktı. Koltukla öpüşen baldırlarına kaçamak bakışlar atmaktan alıkoyamıyordum kendimi. Kalbim, Bilal’in verdiği sigaranın içinde esrar bulunup bulunmadığına dair kuşkulanmama sebep olacak kadar hızlı çarpıyordu. Yüzümün, Efendi Kaptan’dan yediğim tokadın ardından büründüğü kırmızılıktan kalır yanı yoktu. Yavaşlamam gerektiğine karar verdim. “Anlat bakalım, stajyer,” dedi Bilal. “Ne anlatayım Çarkçım, bildiğiniz gibi,” diye yanıt verdim. “Olur böyle şeyler gemide,” dedi. “Siz alışkın değilsiniz tabii dayak yemeye. Ben daha ilk gemimde dayak yemiştim Efendi Kaptan’dan, hem de gemicilerin önünde.” Kutu birasını yasladığı ayva göbeğinin üstündeki nemli tüylere bakarken benimle dalga geçtiğini düşündüm. “Karısı,” dedi Bilal, “düşük yapmış. Efendi Kaptan şirkete dilekçe yazdı en yakın limanda inmek istediğine dair, ama şirket, dilekçesini reddetti. Sefer bağlanmamış daha.” Aramızda karaya çıktıkları vakit özgürlük sarhoşu olan denizcilerin uçsuz mavilikteki esaretlerini imleyen kısa bir sessizlik oldu. O kısacık anda bal köpüğü rengi gözlerine düşen derinlikli hüznün onu uzaklara alıp götürdüğünü fark ettim. Ayak basmadığı kara parçası olmamasına rağmen daha önce hiç bulunmadığı bir ülkeyi andırıyordu gittiği yer. Kamaranın her yanını makine dairesindeki motorun dayanılması güç sıcaklığına benzer bir efkâr sarmıştı. Alaycı tavrına öykündüğüm Bilal’in zırhının ardında benimkine benzer bir ruhun bulunması ihtimali daha önce aklıma gelmemişti.
Biraların biri bitmeden diğeri açılıyor, birbiri ardına çalan şarkılar ruh hâlimizi diledikleri limana sürüklüyor ve gözlerimizden, hüzünden mi yoksa coşkudan mı olduğunu anlamadığımız bir şekilde yaşlar akıyordu. Bir bacağını oturduğu tekli koltukta toplamış olan Bilal’in, gövdesinden kasıklarına uzanan damarlardan akmakta olan kanın farkına varabilecek kadar arzu doluydum. O ise arada sözcükleri birbirine karıştırıyor, odağını bir noktaya sabitlemekte güçlük çekiyor ve bedeninin kontrolünü giderek kaybediyordu. “İstifa edecek misin,” diye sordu. “Dilekçemi yazdım,” dedim. “Sizin kuşak adam olmaz,” dedikten sonra denizcilerin neden bu kadar içki içtiklerini bilip bilmediğimi sordu. İstifamla denizcilerin içkiye düşkünlükleri arasında bir ilişki kurmaya çalışıyordum ki “herkes gerçeklikten kaçmak için içki içerken, denizciler artlarında bıraktıkları gerçeklikle buluşabilsinler diye içki içerler,” dedi. Nasıl karşılık vereceğimi bilemeyip gülümsemekle yetindim. “Gemicilerin neden bu kadar çok kamyon devirdiklerini de bilmiyorsundur sen şimdi,” diyerek aşina olduğum o alaycı ifadeyi takındı. “Yok, bilmiyorum Çarkçım,” dedim. “Ne zaman boşaldın lan en son, doğru söyle,” dedi. Yerimden utançla kalkıp buzdolabına yöneldim. Bir bira kaptım. Ne kamara ziyaretlerine ne kamaraların kapalı kapılarının ardındaki iletişim biçimine alışkındım. Denizcilerin vakit geçirmek için olur olmadık zamanlarda birbirlerini ziyaret ettiklerini biliyordum. Mürettebatın yanındayken değinilmezdi bir gece önceki ziyaretin satır aralarına. Değinen olursa vay hâline! Bir daha gidilmezdi ona. Davet de edilmezdi. Tehlikeli ülkelerin limanlarına demirlendiği zaman tek başına dışarı çıkmak zorunda kalırdı. Dışlanırdı. Kafam karışmıştı. Dağınık düşüncelerimi toparlamakta zorlanıyordum. Bir yandan Bilal’in karşımda duran kanlı canlı bedenini süzüyor, diğer yandan ise Süvari Bey’in masasının üstündeki istifa dilekçemi düşünüyordum. Hayranlık, arzu, ev özlemi, öfke, gizem ve dışlanma korkusu birbirine karışmıştı. Hangisinin daha ağır bastığını anlayamıyor, bir duyguyu öbüründen ayırt edemiyordum. Çalışma masasının bitişiğindeki loş sarı ışığın içtiğimiz sigaraların oluşturduğu duman bulutlarının arasından süzülerek aydınlattığı esmer kol tüylerini, boynunda atan damarı izliyordum. Yüzüne gerdiği denizcilere özgü çapkın gülümseyiş karşı koyamayacağım ilahi bir çağrıyı andırıyordu. Ayağa kalktı. Karşısındaki lombozun lacivert rengi kadife perdelerini örtüp yanıma geldi. Elimdeki birayı alıp bir dikişte bitirdi. Teneke kutuyu sehpanın üzerine koyup başımda dikilmeyi sürdürdü. Elimi tutup göbek deliğinin hemen üstündeki tüylere yerleştirdi.
Yosun tutmuş zemine basan Sercan’ın ayağı kayıyor. Taşıdığı tepsideki meze tabakları yere saçılıyor. İyiden iyiye kalabalıklaşmaya başlamış olan mekândaki müşterilerin dikkatini çeken şıngırtılı bir yaygara. Geçmişle kurduğum bağı bıçak gibi kesen bir ses. Annem mutfaktan çıkıp Sercan’ın yanına gidiyor. Hamit Abi, yüzüne takındığı güven verici ifadeyle müşterileri şerbetlemeyi sürdürüyor. Mekânın çiftlere ayırdığımız masasında bir hareketliliğin meydana geldiğini fark ediyorum. Hamit Abi’yi garson çocuklardan biriyle beraber masa taşırken görüyorum. İki masayı birleştirdikten sonra yüzlerini seçmekte güçlük çektiğim misafirleri buyur ediyorlar. Garson çocuklar, pür dikkat bildik performanslar sergileyen Hamit Abi’yi seyrederek mesleğin inceliklerini kapmaya çalışıyorlar. İki kadehten sonra mekâna girdikleri hâllerinden eser kalmayacak olan çiftlerin, Hamit Abi’nin methini duyduklarından ötürü buraya geldiklerini düşünüyorum. Onun sunduğu hizmet, annemin mezelerinin tadını gölgede bırakıyor. Kadınlar, karşı masalarındaki alımlı kadınların partnerlerine baktıklarından ya da yalnızca gecenin ilerleyen saatlerinde bu tür nahoş bir tecrübe edinme ihtimalini hesaba kattıklarından erkeklerle yer değiştiriyorlar. O sırada farkına varıyorum yüzünün yarısı aydınlanan adamın Bilal, yanındakinin ise tokadının izini hâla ruhumda taşıdığım Efendi Kaptan olduğunu.
2024, Izmir.